Byzantium beyond Byzantium: Viyana’da 25. Uluslararası Bizans Araştırmaları Kongresi

Fermude Gülsevinç’in Gözünden…

24–29 Ağustos 2026 tarihleri arasında Viyana Üniversitesi, Bizans araştırmalarının en büyük uluslararası buluşmalarından birine ev sahipliği yaptı. “Byzantium beyond Byzantium” ana temasıyla düzenlenen 25. Uluslararası Bizans Araştırmaları Kongresi, dünyanın farklı bölgelerinden araştırmacıları altı gün boyunca plenary oturumlar, tematik paneller, yuvarlak masa toplantıları, sergiler ve akademik etkinlikler etrafında bir araya getirdi.

Kongrenin ana teması daha ilk günden oldukça güçlü bir soru ortaya koyuyordu: Bizans’ı imparatorluğun siyasi ve coğrafi sınırlarının ötesinde nasıl düşünebiliriz? Nicolae Iorga’nın “Byzance après Byzance” kavramından hareket eden fakat bunun kapsamını çok daha geniş bir coğrafyaya ve kronolojiye taşıyan “Byzantium beyond Byzantium”, yalnızca Bizans’ın sonraki dönemlerdeki mirasını değil, imparatorluğun kendi döneminde komşu toplumlarla kurduğu ilişkileri, farklı kültürel dünyalarda nasıl algılandığını ve “Bizans” dediğimiz kategorinin sınırlarının ne kadar geçirgen olduğunu tartışmaya açıyordu.

Programın büyüklüğü nedeniyle kongrenin tamamını takip etmek elbette mümkün değildi. Bununla birlikte, benim takip edebildiğim oturumlarda özellikle birkaç araştırma eğilimi sürekli olarak karşıma çıktı: duygular ve travma, hagiografi, dinî pratikler, adalar ve denizler, edebî dolaşım ve Bizans’ın daha geniş Afro-Avrasya dünyası içindeki konumunun yeniden düşünülmesi.

Bunlardan ilki, Bizans araştırmalarında giderek daha görünür hâle gelen travma ve duygu tarihi idi. Travmayı tarihsel bir analiz kategorisi olarak ele alan sunumlar; savaş, kayıp, şiddet, hastalık, ölüm ve fiziksel acı gibi deneyimlerin yalnızca gerçekleşmiş olaylar olarak değil, bireyler ve topluluklar tarafından nasıl anlamlandırıldığı üzerinden okunabileceğini gösteriyordu. Buradaki en ilgi çekici meselelerden biri de modern psikolojik kategorilerin geçmişe doğrudan uygulanmasının yaratabileceği metodolojik sorunlardı. “Travma” gibi modern dönemde son derece belirli anlamlar kazanmış bir kavramın Bizans dünyasını açıklamak için kullanılıp kullanılamayacağı ve kullanılacaksa bunun hangi sınırlar içinde yapılması gerektiği, oldukça verimli tartışmalara yol açtı.

Benzer sorular “Performing Emotions and Emotions in Performance” başlıklı tematik oturumda başka bir açıdan ele alındı. Margaret Mullett ve Andrew Walker White tarafından düzenlenen panelde duygu, kişinin içinde gerçekleşen ve metne sonradan yansıyan sabit bir psikolojik durum olmaktan ziyade; dil, ritüel, anlatı ve performans aracılığıyla üretilen bir olgu olarak tartışıldı. Derek Krueger’ın Studion manastırındaki sabah duası ve duygunun ritüelleştirilmesi üzerine çalışmasından Julie Van Pelt’in aziz yaşamlarında “hayret”in performansına, utanç ve minnettarlık üzerine sunumlara kadar uzanan panel, duygu tarihinin Bizans çalışmalarına sunduğu imkânların ne kadar geniş olduğunu gösteriyordu.

Bu oturumların özellikle önemli olduğunu düşünüyorum; çünkü tarih yazımında duyguların yalnızca bireysel deneyimin renkli bir ayrıntısı olmadığı, toplulukların değerlerini, davranış biçimlerini ve dünyayı anlamlandırma yollarını şekillendiren tarihsel unsurlar olduğu fikri artık Bizans çalışmalarında da giderek daha güçlü biçimde yer buluyor.

Kongrede dikkat çekici bir başka tema ise adalar ve denizlerdi. Michael Decker, Luca Zavagno ve Nikolas Bakirtzis tarafından düzenlenen “Within and Beyond: The Islands of Byzantium” oturumu, adaları imparatorluğun merkezinden uzak, kendi başlarına kalmış “periferiler” olarak görmenin ne kadar sorunlu olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Akdeniz adaları, farklı siyasi ve ekonomik sistemlerin kesiştiği; insanların, malların ve fikirlerin hareket ettiği bağlantı noktaları olarak ele alındığında Bizans coğrafyasının oldukça farklı bir görüntüsü ortaya çıkıyor.

Bu yaklaşım aynı zamanda Bizans tarihinin geleneksel merkez–çevre modellerinden uzaklaşmasının güzel bir örneğiydi. Ada olmak yalnızca coğrafi izolasyon anlamına gelmediği gibi, deniz de karaları birbirinden ayıran boş bir alan değil. Tam tersine adalar, limanlar ve kıyı yerleşimleri arasındaki hareketlilik, imparatorluğun sınırlarının ötesine uzanan ekonomik, siyasi, dinî ve kültürel ağların oluşmasına yardımcı oluyordu. Kongrenin genel “Byzantium beyond Byzantium” temasının belki de en somut şekilde görülebildiği alanlardan biri bu tür çalışmalar oldu.

Benzer biçimde hagiografi üzerine düzenlenen oturumlar da aziz yaşamlarının artık yalnızca azizlerin biyografilerini yeniden kurmak için kullanılan kaynaklar olmadığını açık biçimde gösteriyordu. “Byzantium and Rome (8th–11th c.): Churches, Liturgy, Saints” gibi panellerde kiliseler, litürji, aziz kültleri ve Roma ile Bizans arasındaki dinî ilişkiler birlikte ele alınırken; “L’hagiographie de combat: le discours de l’altérité religieuse dans les vies des saints” oturumu aziz yaşamlarını dinî ötekiliğin üretildiği ve sınırların müzakere edildiği metinler olarak değerlendirdi.

Hagiografik metinlere anlatı biçimleri, topluluk kimliği, polemik, ritüel ve duygular açısından yaklaşılması özellikle dikkat çekiciydi. Aziz yaşamları bu açıdan yalnızca “ne oldu?” sorusuna cevap veren belgeler değil; bir topluluğun nasıl davranması, kimlerden korkması, kimi taklit etmesi, neye hayranlık duyması veya kimi kendisinden farklı görmesi gerektiğini öğreten metinler olarak karşımıza çıkıyor.

Edebiyat açısından benim için en merak uyandırıcı oturumlardan biri ise “Byzantium and/or Weltliteratur? Moments and Forms of Contacts and Suggestions” başlıklı yuvarlak masa toplantısıydı. Bizans edebiyatının “dünya edebiyatı” kavramı içerisinde nasıl konumlandırılabileceği sorusu, aslında kongrenin genel meselesine edebiyat üzerinden verilen bir cevaptı. Bizans metinlerini yalnızca Yunanca edebî geleneğin kendi iç gelişimi içerisinde okumak yerine tercümeler, uyarlamalar, ortak anlatı biçimleri ve farklı diller arasındaki dolaşım üzerinden düşünmek, Bizans edebiyatını daha geniş bir edebî dünyanın parçası hâline getiriyor.

Bu bakımdan “Weltliteratur” kavramının kendisi de sorgulandı. Burada amaç Bizans edebiyatını modern bir “dünya edebiyatı kanonu” içerisine yerleştirmekten çok, metinlerin insanlar gibi sınırları geçtiğini ve yeni bağlamlarda yeniden anlamlandırıldığını göstermekti. Kongrenin genelinde görülen hareketlilik ve bağlantı vurgusunun edebiyat çalışmalarındaki karşılığını bu panelde görmek mümkündü.

Altı gün boyunca gerçekleşen plenary oturumlar ise kongrenin farklı araştırma alanlarını ortak bir tartışma zemini üzerinde buluşturuyordu. Bizans’ın modern dönemlerde yeniden keşfedilmesinden biyolojik ve çevresel yaklaşımlara, farklı kimliklerden Bizans edebiyatının uzun dönemli okunma biçimlerine ve Orta Avrupa’daki Bizans mirasına kadar uzanan plenary temaları, günümüzde “Bizans çalışmaları” denildiğinde ne kadar geniş bir disiplinlerarası alanın kastedildiğini gösteriyordu.

Bununla birlikte benim için kongrenin en güçlü plenary oturumu “Romanitas beyond Byzantium: Diffusion and Impact of Ideas of Rome in a “Post-Roman” World” oldu. Rebecca Darley, Verena Krebs, Qiang Li ve Roland Scheel’in farklı coğrafyalardan hareketle ele aldığı Romanitas kavramı, “Roma”nın yalnızca Roma veya Konstantinopolis’in sahip olduğu bir siyasi kimlik olarak düşünülemeyeceğini ortaya koyuyordu.

Özellikle Rebecca Darley’nin Güney Asya üzerinden yaptığı değerlendirme son derece etkileyiciydi. Darley, Bizans’ı otomatik olarak “post-Roman” bir dünya içerisinde konumlandırmanın kendisinin sorgulanması gerektiğini savunarak Roma geçmişinin modern tarih yazımında nasıl kategorize edildiğini tartıştı. Güney Asya perspektifinden bakıldığında “Roma”, “Bizans” ve “post-Roman” gibi Batı merkezli tarihsel dönemlendirmelerin ne kadar farklı görünebildiğini göstermesi, kongrenin “Byzantium beyond Byzantium” temasının en başarılı örneklerinden biriydi.

Darley’nin yaklaşımının önemli taraflarından biri de Bizans araştırmalarını yalnızca Bizans hakkında daha fazla bilgi üretmenin ötesinde düşünmeye davet etmesiydi. Bizans’ın uzun süreli Roma kimliği, modern tarih yazımının “Roma’nın sonu” hakkındaki kabullerini zorlamakta ve Roma geçmişini çok daha çoğulcu biçimde değerlendirmemize imkân vermektedir.

Aynı oturumda Qiang Li’nin Çin kaynakları üzerinden Roma ve Bizans algısını ele alması ise bence kongrenin en akılda kalıcı sunumlarından biriydi. Çin kaynaklarında Roma dünyasıyla ilişkilendirilen Da Qin kavramı ve imparatorluğun çok uzak bir coğrafyada nasıl tasavvur edildiği, “Roma kimliği” sorusunu bütünüyle başka bir bakış açısından ele almamızı sağladı. Konstantinopolis’in kendisini nasıl tanımladığı yerine binlerce kilometre uzaktaki insanların Roma’yı nasıl hayal ettiklerine bakmak, Bizans araştırmalarının neden yalnızca Akdeniz merkezli kalamayacağını son derece açık biçimde gösteriyordu.

Darley ve Li’nin bildirilerini yan yana düşünmek özellikle verimliydi. Biri Güney Asya, diğeri Çin üzerinden bakarken her ikisi de Roma ve Bizans tarihini geleneksel Avrupa merkezli coğrafi çerçevelerin dışına taşıdı. Böylece “Byzantium beyond Byzantium” yalnızca iyi seçilmiş bir kongre sloganı olmaktan çıkıp gerçekten uygulanabilir bir araştırma yöntemi hâline geldi.

Kongrenin akademik programı kadar önemli bir başka tarafı ise dünyanın farklı bölgelerinden araştırmacıları aynı yerde buluşturmasıydı. Özellikle erken kariyer araştırmacıları açısından bu ölçekte bir kongre zaman zaman biraz göz korkutucu olabilse de sunduğu imkân son derece büyük. Kitaplarını ve makalelerini yıllardır okuduğunuz insanlarla aynı oturumda bulunmak, farklı ülkelerde çalışan kendi kuşağınızdan araştırmacılarla tanışmak ve henüz yayımlanmamış çalışmalar hakkında tartışmak akademik hayatın başka biçimlerde kolay kolay sunamadığı bir deneyim.

Üstelik bu etkileşim yalnızca gelecekte kurulabilecek “network” açısından değerli değil. Farklı yöntemlerle çalışan araştırmacıları dinlemek, kendi alanımızın hangi sorulara yöneldiğini görmek ve bazen kendi çalışmalarımızda fark etmediğimiz metodolojik sorunlarla karşılaşmak da kongrelerin temel işlevlerinden biri. Viyana’da travmadan duygulara, adalardan hagiografiye, dünya edebiyatından Çin kaynaklarındaki Roma imgesine kadar aynı hafta içerisinde birbirinden bu kadar farklı tartışmayı takip edebilmek, Bizans çalışmalarının bugün ne kadar hareketli bir alan olduğunu gösterdi.

25. Uluslararası Bizans Araştırmaları Kongresi böylece yalnızca mevcut araştırmaların sunulduğu büyük bir toplantı değil, alanın önümüzdeki yıllarda gidebileceği yönlerin de görülebildiği bir buluşma oldu. Merkez ile çevre, Bizans ile “Bizans dışı”, metin ile performans, bireysel deneyim ile toplumsal pratik arasındaki katı ayrımların giderek daha fazla sorgulandığı açıkça görülüyordu. Kongrenin son günü 26. Uluslararası Bizans Araştırmaları Kongresi’nin 2031 yılında Atina’da gerçekleştirileceğinin açıklanması ise Viyana’dan ayrılırken şimdiden bir sonraki buluşmayı düşünmemize neden oldu. Beş yıl oldukça uzun bir süre. Fakat Viyana’dan sonra Atina’yı merakla beklememek de pek mümkün görünmüyor.

Bir Cevap Yazın

Buluşma Noktası sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin